Thursday, June 28, 2012

İçinden Siyah Geçen Şarkılar

Şarkılarda müzikten çok söze önem veririm ben. O yüzden de anlamını anlamadığım dillerde söylenen şarkıları çok da benimseyemem. Söz yazarlığı bestecilik kadar zordur ve kesinlikle küçümsenmemelidir. Adam öyle birşey söyler ki mesela tam kalbinize işler, işte ben o şarkıları pek bi severim.

Siyaha gitmek, siyahlara bürünmek, siyahta yok olmak, daha şairane birşey olabilir mi? İşte içinden siyah geçen en güzel 5 şarkı listem...



1 - Rolling Stones - Paint it Black




I look inside myself and see my heart is black
I see my red door and it has been painted black
Maybe then I'll fade away and not have to face the facts
It's not easy facin' up when your whole world is black










2- Amy Winehouse- Back to Black













We only said good-bye with words
I died a hundred times
You go back to her
And I go back to black





3- Pearl Jam - Black






I know someday you'll have a beautiful life,
I know you'll be a star in somebody else's sky,
But why, why, why can't it be, can't it be mine?











4 - Metallica - Fade to Black




Life it seems will fade away
Drifting further everyday
Getting lost within myself
Nothing matters no one else
I have lost the will to live
Simply nothing more to give
There is nothing more for me
Need the end to set me free












5 - Blur - Colours



Black is where I want to stay
I forget it's in my way
But I won't hurt myself, I'll just let it fall













Friday, June 22, 2012

Time To Dance

Geçenlerde keşfettiğim bir müzik videosu hislerime tercüman oldu. Power Pop benim kalemim bir müzik tarzı değil, olmayacak da ama Jake Gyllenhaal deyince akan sular durur. Oyunculuğunu da zaman zaman beğenirim ama işte onu izlerken çok da oyunculuğunu izlemiyorum, anladın sen onu :/


Burada da çok güzel bir iş çıkarmış kendisi ama benim için şu sıralar bu videodaki ruh hali Gyllenhaal'dan bile daha dikkat çekici. Kendimi bu videodaki adam gibi hissediyorum, yaptıklarını yapmıyorum ama aklımdan geçmiyor değiller. Şöyle ben de takur tukur devirsem birkaç kişiyi gözümün önünden pek bi rahatlayabilirim... Neyse bağlamayalım saykoya kendimize gelelim, güzel video ama, izleyin!!!

Not: Video'nun sahibi group The Shoes ve şarkının adı da Time to Dance.


Tuesday, June 19, 2012

Havada Seyrettiklerim

Son zamanlarda işim gereği çok seyahat etmek durumunda kaldım. Uzun yolculuklardı büyük çoğunluğu da 8-10 saat uçakta olunca in flight entertainment kaçınılmaz oluyor. Arka arkaya film izliyorum ben de, tabi uyanık olduğum zamanlarda. Çok güzel uyurum ben yolda, müziğimi kulağıma taktıktan sonra tamam, rüya bile gördüğüm olur, o derece yani. Ama işte bu seyahatlerim sırasında birkaç film izleme fırsatı yakaladım.

In Time


Merak ediyordum zaten bu filmi ama bir türlü fırsat bulup izleyememiştim, denk gelmiş oldu, iyi de oldu. Ben sinemada janra ayırmam ama distopik filmlerin kalbimde yeri ayrıdır. In time da bu janradan ama içine Amerikan aksiyonu ve olmazsa olmaz zengin ve güzel kız ile fakir ve gururlu genç adam arasındaki aşk hikayesi de yerleştirilmiş, as usual şekerim.

In Time'da yönetmen koltuğunda Gattaca, Truman Show, S1m0ne ve Lord of War gibi eserlerin yazarı Andrew M. Niccol oturuyor, hikaye de yine kendisine ait. Başrollerde Justin Timberlake ve Amanda Seyfried başarılılar, yani sonuçta Justin oyuncu değil dolayısıyla çok da büyük bir performans beklememek gerek kendinden ama yönetmenin oyunculuklarda payı olduğunu düşünüyorum.

Film  artık paranın veya altının tükendiği ve en değerli harcama aracının zaman olduğu distopik bir gelecekte geçiyor. Bu gelecekte insanlar 25 yaşında yaşlanmayı bırakıyorlar ancak ondan sonrasında hayatta kalmak için zamanlarını kendileri kazanmalılar. Zaten zengin olanlar zamanlarını katlayabiliyorlar ve neredeyse sonsuz yaşama ulaşabiliyorlar ancak fakirler dakika dakika hesap yaparak yaşamak zorunda kalıyor. Kahramanımız Justin bir gece barda bu zengin elemanlardan birini fütursuzca para harcarken görüyor ve tabi hemen onu izleyen hırsızları farkediyor. Adamı korumasına alıyor ve bardan o hırsızların elinden kaçırıyor. Ne tesadüftür ki bu adam da intiharın eşiğinde ve tüm zamanını Justin'e bırakıp ölüyor. Justin eline geçen bu zaman ile sisteme meyda okumaya başlıyor sonrası uzatmayalım, olaylar olaaylaar.

Kısa bir film olarak çekilseymiş tadından yenmezmiş In Time ama ne yazık ki uzun metraj ve gereksiz aksiyon sahneleriyle donatılmış. Gişe filmi olarak planlandığından bu da aslında hoş karşılanabilecek bir durum. Keyifle izleniyor, tavsiye ediyorum.

imdb puanı: 6.5/10
benim puanım: 5/10


Drive


Yeni jönlerimizden Ryan Gosling ve yine son zamanlarda yıldızı parlayan Carrey Mulligan'ın başrollerini paylaştığı Drive'ı ben keyifle izledim.

Kahramanımız bir Hollywood dublörü, biraz gizemli ve oldukça cool. Ek iş olarak da soygunlarda araba kaçırıcı olarak çalışıyor, ilginç bir yaşam. Ryan Gosling bu rol için biçilmiş kaftan olmuş bu durumda keza, kendisinde Nicolas Cage bakışları ve poker face mevcut. Komşusunu canlandıran Carrey Mulligan ise eşi hapisteyken küçük çocuğuyla yanlız kalmış, ayakta durmaya çalışan bir kadıncağızı canlandırıyor. Zamanla bu ikili arasında duygusal yakınlık baş gösteriyor tabi çünkü klasik, Hollywood'da kadın ve erkek sadece arkadaş olamaz, bknz: When Harry Met Sally.

Karakteri biraz Leon'a benzettim aslında izlerken ben. Aynı The Proffessional  'daki gibi karşımızda gizemli, pis işler yapan bir karakter var ama aynı zamanda kalbi yumuşacık ve çok yardımsever. İçki içmiyor, kötü alışkanlıkları yok, yanlız yaşıyor vs. ama soğukkanlılıkla katil olabiliyor veya bir soyguna destek çıkabiliyor. Drive Leon kopyası demiyorum, filme haksızlık etmiş olurum ama bende bıraktığı izlenim çok yakın bir hikaye anlattığı yönünde. Ayrıca Ryan Gosling havada karada Jean Reno'dan daha yakışıklı, güzel adam velhasıl.

imdb puanı: 8.0/10
benim puanım: 6.0/10

The Iron Lady


Film özet olarak İngiltere'nin ilk kadın Başbakanı Margaret Thatcher'ın hayat hikayesini anlatıyor. Benim kuşaktan olan herkes o dönemleri hayal meyal hatırlıyordur, kendisiyle ilgili görüşlerim filmin her karesinde daha da pekişti. Nefret edilesi bir hırs ve iş aşkı...

Hayatını erkek egemen bir toplumda ve siyasi çevrede kabul ettirmesi, hepsinden daha erkekçe davranması, aldığı radikal kararları gözünü karartıp uygulması ve bunları başaran bir kadın olarak tamam takdir etmemek mümkün değil ancak gözünün içine bakan eşine, küçük çocuklarına hiç vakit ayırmaması, ilgi dahi göstermemesi, bu nasıl anne ya da bu nasıl kadın sorularıyla birlikte içimde bir mide bulantısı da uyandırmadı değil. Tamam tarihe geçiyorsun da be kadın, senin hiç mi duyguların yok?

İşte bu tür biyografilerde veya, gerçek olayları anlatan filmlerde sinemadan uzaklaşıyor insan biraz ve karakterlere ya da olaylara odaklanıyor. Oysa ki filmi değerlendirmek gerek. Tipik bir İngiliz yapımı var karşımızda, flashbacklerle anlatılıyor hikaye, keza Thatcher'ın yaşlılık dönemindeyiz zaman olarak. Çok orjinal bulduğum bir sahne olmadı ya da aklıma yer eden bir replik vs. ama izlerken tek birşey düşündüm durdum Meryl Streep, Margaret Thatcher'a nasıl da benzemiş arkadaş!!!

imdb puanı: 6.4/10
benim puanım: 4/10

A Separation (Jodaeiye Nader az Simin)


İran yapımı A Separation 2011'de yabancı dilde en iyi film oscarının sahibi oldu, hak etti de bence. Yurt dışında bir hayat kurmak isteyen Simin yanına kızını da almak istiyor. Ancak eşi Nader, yaşlı babasını bırakıp gitmek istemiyor. Bu durumda Simin Nader'den ayrılmak istiyor ancak Nader kızını yanında götürmesine izin vermiyor. İlk sahnede bu çiftin kadı önünde yaptıkları kavgayı izliyoruz. Aralarındaki anlaşmazlık Simin'i çaresiz bırakıyor ve onun bu duygularını ekrana yansıtmakta Leila Hatami oldukça başarılı.

Film genel olarak bir aile dramı ama bunu gözümüze gözümüze sokarak yapmıyor, oldukça gerçekçi bir şekilde, duygusala boğmadan başarıyor. Sanki Türk yapımı bir film izliyormuşum gibi hissettim, bize çok yakın bir kültür tabi söz konusu olan. A Seperation Oscar kazanmış bir film olsa da asla bir gişe filmi değil.  

imdb puanı: 8.5/10
benim puanım: 7/10



Thursday, June 14, 2012

Haftasonu Seyrettiklerim Kısa Kısa

Haftasonlarım yarım benim, cumartesileri çalışıyorum ve buna da çok sinir oluyorum. İşte hayat kavgası napıcam, tüketim toplumunun köleleriyiz, hayat boyu çalışmaya, çalıştırılmaya mahkumuz. Biz beyaz yakalılar yeni işçileriz, emekçi sınıfıyız. İletişim çağında yaşıyoruz, örgütlenmeyi, hak telep etmeyi başaramıyoruz bir türlü. Nerden geldi konu buraya, bunları okumaya gelmedin biliyorum ve hemen toparlıyorum.

Yanlız yaşayınca insan sorumlulukları farklı oluyor, market alışverişiydi, evi toparlamaktı, çamaşırdı, ütüydü derken ben sosyalleşmeye vakit ayıramıyorum şekerim. Eee devam ediyosun ama laf kalabalığına diyorsun değil mi şimdi. Dur duur bağlıycam bir yere, kafam çok dağınık bu aralar. Ne diyecektim? Hah, sinemaya gidemiyorum canım yaa, onu diyecektim. Eee sinemaya gidemeyince de vizyon filimlerini takip edemiyorum, Golden Globe, Oscarlar filan bu sene hiç bir fikrim olmadan bakındığım sıradan ödül törenleri oldu benim için.

Ben de filmleri indirip izliyorum arkadaşım, napalım yani. Kalitesiz korsana karşıyım!! Kalitesi güzelse tadından yenmez, bedava sirke baldan tatlı zaten. Aslında konu para da değil de zaman, ayrıca evimin konforunda, istediğim filmi seyretmeyi hiç bir şeye değişmem. Şimdi tek başıma festivallerde az dolanmadım zamanında, aman onu da izleyeyim, bunu da kaçırmayayım diye 3-4 film arka arkaya izlemişliğim var. İşte lisedeyken, üniversitedeyken vakit de var tabi, oluyordu yani, ama şimdi nerde hayatım? Başım da kaldırmıyor artık valla, yaşlılık.

Yine de bir şekilde takipte kalmaya çalışıyorum ama ancak bu kadar oluyor. Geçen haftasonu misal kapattım kendimi evime, indirdiğim filmleri izlemeye koyuldum arka arkaya. Şimdi kısa kısa onlar hakkında görüşlerime geçelim o zaman, haydi.

The Artist

 Daha ilk sahneden insanın yüzünde kocaman bir gülümseme yerleştiriyor bu film. Zaten her iki oyuncunun da gülüşlerine hayran kaldım, gözleri ışıl ışıl, çok samimiler. Jean Dujardin en iyi erkek oyuncu oscarını da kaptı, Fransızlar Oscar'da atağa geçtiler zaten, noluyorsa... O ne güzel gülüştür ama arkadaş!!

Film 1927 Hollywood'unda geçiyor. Sessiz filmlerin jönü George Valentin'in sesli filmlerle değişen sektöre ayak diremesini, yaşadığı inkarı ve bu süreçte önünü açmakta yardımcı olduğu yeni star Peppy Miller (Bérénice Bejo) 'ın yükselişini izliyoruz. Aslında klasik bir konu, sesli filme geçiş, o süreçte yaşananlar, Singing In The Rain de benzer bir konu işler. Bir nevi Charlie Chaplin eğer sesli filme geçemeseydi ne olurdu gibi düşünürsek benzer bir hikaye çıkarabiliriz gibi geldi bana ama tabi yönetmen, aynı zamanda senarist Michel Hazanavicius nerden esinlendi bilemiyorum ama bir esinlenme var bana kalırsa.

Filmin sinematografisine hayran kaldım. Siyah beyaz filmlere saygı niteliğinde olan bu yandaki sahne mesela beni bir anda sanki bir Hitchcock filmi izliyormuşum gibi hissettirdi. Bu ve benzeri pek çok görsel güzellikle dopdolu The Artist. Hissettirmek istediği duyguyu dramatik cümleler kurmadan, sadece görsel olarak anlatıyor. Gerçi 'I'm an Artist, not a Puppet' filmin tagline'ı niteliğinde, ki ben hiç bir anlam veremedim bu iddiasına George Valentin'in. Çünkü, asıl sessiz filmde kukla gibi olmaz mı oyuncu, sesiyle var olmaz mı aktör sahnede? Bir çekişki var o noktada.


Bir diğer derdim de izlerken Singing in The Rain' e gitti durdu aklım. Tamam benzerlik olması normal çünkü konu neredeyse aynı. Bunu özellikle mi yaptılar bilemiyorum. Keza yukarıdaki fotoğrafta gördüğümüz sahne de sanki bir Alfred Hitchcock, ruhu şad olsun, fiminde görülebilirmiş gibi.
Haksızlık etmek istemiyorum ama bu güzel filme, sonuçta uzun zamandır Oscar ilk defa doğru düzgün bir yapıma verildi, çok şükür.

Tüm filmde en sevdiğim sahne ise Peppy'nin genç bir George Valentin fanı olarak onun kulisinde eşyalarını incelediği, ceketine sarıldığı yandaki sahne oldu.








The Kids Are All Right 

Tam bir hayal kırıklığı oldu açıkçası. Sırf gay muhabbeti olduğu için beğenilen filmler, ödül alan filmler bana çok kaypakça geliyor. Üstelik filmin doğru dürüst bir derdi de yok.

Film Gay bir çiftin aynı donörden aldıkları spermler ile sahip oldukları bir kız bir erkek çocuklarından birinin 18 yaşına gelmesiyle, donör hakkında bilgi edinmesi, onunla tanışması ve daha sonra ailecek görüşülmesi ve işlerin sarpa sarmasıyla ilgili bir hikaye anlatıyor.

Karakterler neden birlikteler belli değil. Bir anda 2 çocuğu olduğunu öğrenen bir zamparanın babalık damarının tutması, lezbiyen annelerinin bu adamla eşini aldatmaya başlaması. Hadi o bunu ihtiyaçtan yaparken, aynı zampara adamın bu kadına aşık olabilmesi. Come on man, wtf?

Zaman kaybetmeyin hiç bulaşmayın, The Kids Are All Right, harcadığınız zamana değmeyecek.


The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 1


Şimdi bu Twilight serisinin tamamıyla ilgili daha sonra söylemek istediğim çok ciddi şeyler olacak ama sonra...


İlk iki filmi tırnaklarımı dişleyerek, tüm vampir mitini yok eden bu saçmalığa saydırıp söverek izledim, ama izledim sonuçta. Bir fırsat vereyim dedim, bu kadar insan beğeniyorsa vardır bir hikmeti dedim. Ayrıca pudra bir adama ancak bu kadar yakışabilir, güzel çocuk şimdi Robert Pattinson ama ne güzeller gördük vampir halleri çekilmez, buna yakışıyor arkadaş.


Dedim kendi kendime seriye devam edelim 3. filme de bir bakalım ama işte ilk 10 dakikadan sonrasını seyretmedim. Seyretmeyeceğim de valla. Vampirsin sen arkadaş, nasıl çocuğun olur yaa??? Yok artık bu kadarı da çok fazlaydı, adamım. Bu kadar saygısızlığa katlanamazdım.

Hemmen kapattım filmi ve direk çöp sepetime gönderdim. Hırsımı alamadım bir de empty folder yaptım, sonsuza dek unutmak üzere sildim gitti. Daha da seyretmem seni Twilight!!


The Tracey Fragments
Bu filmi bu kadar uzun süre farketmemiş ve izlememiş olmama kızarak seyretmeye başladım. Filmin imdb puanı 6.0 ama bana sorarsanız daha yüksek bir puanı hak ediyor. Ellen Page'i Juno'da keşfedenlerdenim, Tracey Fragments da yine Juno gibi 2007'de vizyona girmiş, Türkiye'de gösterildiğini sanmıyorum, ya da ben buralarda değildim zaten o sıralar, bilemiyorum. Juno'da kendisine bayılmıştım ama bu filmde daha da arttı hayranlığım.

Filmde Tracey (Ellen Page) 'i duş perdesine sarılı halde bir otobüste kayıp kardeşi Sonny'yi ararken izliyoruz. Flashbackler ile Tracey'nin nasıl o noktaya geldiğini anlatıyor yönetmen. Başından geçenleri mi izliyoruz, yoksa Tracey'nin aklında yaşattıklarını mı o biraz muğallakta kalıyor. Seyirciye istediği şekilde yorumlama fırsatı sunuyor.

Zaman zaman irite edici olabiliyor ancak film, izlerken ki ruh haliniz de önemli olacak sanıyorum. Bu filmi ya seveceksiniz, ya da nefret edeceksiniz...

Wednesday, June 13, 2012

Eksik Bişey mi Var?

Şimdi bu aralar pek bişeylere konsantre olamıyorum, aklım olmuş bi dünya. Ama ne olmuş, neden öyle olmuş bilmiyorum. Değişik düşünceler böyle beynimin kıvrımlarında dolanıyor, ordan da uçup gidiyorlar. Beynim kulağımdan akıyormuş gibi gibi...

Çözemiyorum, çözmeye çalıştıkça daha da karmaşıklaşıyor, bulanıyor herşey. Şimdi bu havaların da hiç yardımı olmuyor bu duruma tabi, beynim kulaklarımdan akmadan önce biraz da buharlaşıveriyor. Etrafa dağılan düşünceler birilerine çarpıyor bazen ama geri dönemiyor.

Birşeyler eksik gibi hayatımda yerini dolduramıyorum. Eksik giderek büyüyor, öyle zaman oluyor ki beni de eksiltiyor. Yanlızlıktan ölür mü insan?