Tuesday, June 19, 2012

Havada Seyrettiklerim

Son zamanlarda işim gereği çok seyahat etmek durumunda kaldım. Uzun yolculuklardı büyük çoğunluğu da 8-10 saat uçakta olunca in flight entertainment kaçınılmaz oluyor. Arka arkaya film izliyorum ben de, tabi uyanık olduğum zamanlarda. Çok güzel uyurum ben yolda, müziğimi kulağıma taktıktan sonra tamam, rüya bile gördüğüm olur, o derece yani. Ama işte bu seyahatlerim sırasında birkaç film izleme fırsatı yakaladım.

In Time


Merak ediyordum zaten bu filmi ama bir türlü fırsat bulup izleyememiştim, denk gelmiş oldu, iyi de oldu. Ben sinemada janra ayırmam ama distopik filmlerin kalbimde yeri ayrıdır. In time da bu janradan ama içine Amerikan aksiyonu ve olmazsa olmaz zengin ve güzel kız ile fakir ve gururlu genç adam arasındaki aşk hikayesi de yerleştirilmiş, as usual şekerim.

In Time'da yönetmen koltuğunda Gattaca, Truman Show, S1m0ne ve Lord of War gibi eserlerin yazarı Andrew M. Niccol oturuyor, hikaye de yine kendisine ait. Başrollerde Justin Timberlake ve Amanda Seyfried başarılılar, yani sonuçta Justin oyuncu değil dolayısıyla çok da büyük bir performans beklememek gerek kendinden ama yönetmenin oyunculuklarda payı olduğunu düşünüyorum.

Film  artık paranın veya altının tükendiği ve en değerli harcama aracının zaman olduğu distopik bir gelecekte geçiyor. Bu gelecekte insanlar 25 yaşında yaşlanmayı bırakıyorlar ancak ondan sonrasında hayatta kalmak için zamanlarını kendileri kazanmalılar. Zaten zengin olanlar zamanlarını katlayabiliyorlar ve neredeyse sonsuz yaşama ulaşabiliyorlar ancak fakirler dakika dakika hesap yaparak yaşamak zorunda kalıyor. Kahramanımız Justin bir gece barda bu zengin elemanlardan birini fütursuzca para harcarken görüyor ve tabi hemen onu izleyen hırsızları farkediyor. Adamı korumasına alıyor ve bardan o hırsızların elinden kaçırıyor. Ne tesadüftür ki bu adam da intiharın eşiğinde ve tüm zamanını Justin'e bırakıp ölüyor. Justin eline geçen bu zaman ile sisteme meyda okumaya başlıyor sonrası uzatmayalım, olaylar olaaylaar.

Kısa bir film olarak çekilseymiş tadından yenmezmiş In Time ama ne yazık ki uzun metraj ve gereksiz aksiyon sahneleriyle donatılmış. Gişe filmi olarak planlandığından bu da aslında hoş karşılanabilecek bir durum. Keyifle izleniyor, tavsiye ediyorum.

imdb puanı: 6.5/10
benim puanım: 5/10


Drive


Yeni jönlerimizden Ryan Gosling ve yine son zamanlarda yıldızı parlayan Carrey Mulligan'ın başrollerini paylaştığı Drive'ı ben keyifle izledim.

Kahramanımız bir Hollywood dublörü, biraz gizemli ve oldukça cool. Ek iş olarak da soygunlarda araba kaçırıcı olarak çalışıyor, ilginç bir yaşam. Ryan Gosling bu rol için biçilmiş kaftan olmuş bu durumda keza, kendisinde Nicolas Cage bakışları ve poker face mevcut. Komşusunu canlandıran Carrey Mulligan ise eşi hapisteyken küçük çocuğuyla yanlız kalmış, ayakta durmaya çalışan bir kadıncağızı canlandırıyor. Zamanla bu ikili arasında duygusal yakınlık baş gösteriyor tabi çünkü klasik, Hollywood'da kadın ve erkek sadece arkadaş olamaz, bknz: When Harry Met Sally.

Karakteri biraz Leon'a benzettim aslında izlerken ben. Aynı The Proffessional  'daki gibi karşımızda gizemli, pis işler yapan bir karakter var ama aynı zamanda kalbi yumuşacık ve çok yardımsever. İçki içmiyor, kötü alışkanlıkları yok, yanlız yaşıyor vs. ama soğukkanlılıkla katil olabiliyor veya bir soyguna destek çıkabiliyor. Drive Leon kopyası demiyorum, filme haksızlık etmiş olurum ama bende bıraktığı izlenim çok yakın bir hikaye anlattığı yönünde. Ayrıca Ryan Gosling havada karada Jean Reno'dan daha yakışıklı, güzel adam velhasıl.

imdb puanı: 8.0/10
benim puanım: 6.0/10

The Iron Lady


Film özet olarak İngiltere'nin ilk kadın Başbakanı Margaret Thatcher'ın hayat hikayesini anlatıyor. Benim kuşaktan olan herkes o dönemleri hayal meyal hatırlıyordur, kendisiyle ilgili görüşlerim filmin her karesinde daha da pekişti. Nefret edilesi bir hırs ve iş aşkı...

Hayatını erkek egemen bir toplumda ve siyasi çevrede kabul ettirmesi, hepsinden daha erkekçe davranması, aldığı radikal kararları gözünü karartıp uygulması ve bunları başaran bir kadın olarak tamam takdir etmemek mümkün değil ancak gözünün içine bakan eşine, küçük çocuklarına hiç vakit ayırmaması, ilgi dahi göstermemesi, bu nasıl anne ya da bu nasıl kadın sorularıyla birlikte içimde bir mide bulantısı da uyandırmadı değil. Tamam tarihe geçiyorsun da be kadın, senin hiç mi duyguların yok?

İşte bu tür biyografilerde veya, gerçek olayları anlatan filmlerde sinemadan uzaklaşıyor insan biraz ve karakterlere ya da olaylara odaklanıyor. Oysa ki filmi değerlendirmek gerek. Tipik bir İngiliz yapımı var karşımızda, flashbacklerle anlatılıyor hikaye, keza Thatcher'ın yaşlılık dönemindeyiz zaman olarak. Çok orjinal bulduğum bir sahne olmadı ya da aklıma yer eden bir replik vs. ama izlerken tek birşey düşündüm durdum Meryl Streep, Margaret Thatcher'a nasıl da benzemiş arkadaş!!!

imdb puanı: 6.4/10
benim puanım: 4/10

A Separation (Jodaeiye Nader az Simin)


İran yapımı A Separation 2011'de yabancı dilde en iyi film oscarının sahibi oldu, hak etti de bence. Yurt dışında bir hayat kurmak isteyen Simin yanına kızını da almak istiyor. Ancak eşi Nader, yaşlı babasını bırakıp gitmek istemiyor. Bu durumda Simin Nader'den ayrılmak istiyor ancak Nader kızını yanında götürmesine izin vermiyor. İlk sahnede bu çiftin kadı önünde yaptıkları kavgayı izliyoruz. Aralarındaki anlaşmazlık Simin'i çaresiz bırakıyor ve onun bu duygularını ekrana yansıtmakta Leila Hatami oldukça başarılı.

Film genel olarak bir aile dramı ama bunu gözümüze gözümüze sokarak yapmıyor, oldukça gerçekçi bir şekilde, duygusala boğmadan başarıyor. Sanki Türk yapımı bir film izliyormuşum gibi hissettim, bize çok yakın bir kültür tabi söz konusu olan. A Seperation Oscar kazanmış bir film olsa da asla bir gişe filmi değil.  

imdb puanı: 8.5/10
benim puanım: 7/10



No comments:

Post a Comment