21 Aralık 2012'de kıyamet kopacak diye bekledik filan bişey olmadı ya hani, işte ben zaten bişey olmaz diyordum. Sanki hep Mayalar'ı dinlemişiz dee, hep bunlar haklı çıkmış daa, kıyameti bileceklermiş, peh... Ne ebleh insanlar var, Şirince'ye filan sığındı bu eblehler, bildiğiniz üzere. Şimdi bi noktada insanlar inanmış, inançla dalga geçmek hoş bişey değil ama kardeşim bu da şu ebleh Tom Cruise'un dinine - scientology - inanmak gibi birşey, Mormon'luk gibi birşey bir yerde. Mormonca davranışlar bunlar, tasvip etmiyorum.
Tüm bu Mormonluk içinde ben ne yaptım peki? Saat 13:11 sularında işteydim ve bir toplantıdaydım zaten, dolayısıyla kıyameti kaçırdım. Olur da akşam bişey olursa en azından eğlenerek gideyim bu dünyadan dedim ve Dünyanın Son Konseri'ne gittim. Çok da eğlendik, kıyameti gene kaçırdık, olsundu değmişti.
Nedir bu Dünyanın Son Konseri diye düşünenler olabilir içinizde hemen aydınlatayım efendim. Büyük Ev Ablukada'nın ilk Full Faça albümünün lansmanının yapıldığı konser diye özetlenebilir. Yukarıda da konserin süper yaratıcı bulduğum tanıtım videosunu izlemenizi tavsiye ederim çünkü, çok eğlenceli.
Albüm kadar konser de Full Façaydı vallahi şekerim. Işık gösterileri, lazerler, böyle tavandan örtüler sarkıtarak atraksiyon yaratmalar, dans şovları filan bayağı profesyonel bir konser izledik BEA ekibinden.
Her konserde olduğu gibi açılış yine Berkun Oya'nın sesinden yapıldı. Canavarbanavar (Bartu Küçükçağlayan veya çoğunluğun bildiği ismiyle Orçüüün) sahneye adım attığında diğer elemanlardan daha fazla alkışla karşılandı ki bunda dizinin (Yalan Dünya) büyük payı olduğu aşikar. Hatta gelen kitlenin büyük kısmı grubu bu Orçüüün karakterinden sonra keşfedenlerden oluşuyordu sanıyorum ya da benim etrafımda konuşlanan değişik arkadaş grupları öyleydi. Standard sapması olabilir, tam bir istatistiki analiz yapmam mümkün olamadı ne tekim.
İlk şarkı olarak Havadar'ı yeni düzenlemesiyle dinleyen seyirci konser boyunca çok eğlendi. Ben ise naçizane şaşkındım. Aslında şaşkın değildim de daha çok aferin lan keratalara, ne güzel iş yaptılar, koçumlar benim durumundaydım. Tahminim Afordisman Salihins (Cem Yılmazer veya Canavar'ın kendisine hitap ettiği şekliyle Şişman) tarafından hazırlandığını düşündüğüm ışık düzeni inanılmaz güzeldi. Bilemiyorum belki credit başkasına gitmeli ama bence Afordis'in işiydi o iş, öyle gibilerime geliyor.
BEA üyelerinin yüzlerindeki ifadelerden anladığım kadarıyla onlar da en az benim kadar şaşkınlardı. Burada yazar sahneye ne kadar yakın olduğunu çaktırmadan belli de edermiş. Hep düşünmüşümdür, böyle evde kendi halinde yaptığın şarkının gün gelip de başka başka insanlar tarafından hep bir ağızdan söylenmesi nasıl bir histir acaba? Çok acayip güzel birşey olmalı lan!! Resmen bunun keyfini çıkardı adamlar sahnede ve ben onların bu mütevaziliğine ve şaşkınlığına hayranlıkla baktım (Canavar kendisine atılan çamaşırı eliyle yakaladı ve bööyle bir bakakaldı, utandı gibi birşeyler oldu hatta) Güzel adamlar vesselam...
Konserin en eğlenceli süprizlerinden biri de Omçelik (Onur Ünsal) ve sexy dansçılarının Miami şovuydu. Adamlar bayağı dans çalışmışlar filan olm!! Böyle t-shirt çıkartmalı, fırlatmalı falanlı hem de... Kaydedip paylaşmak isterdim sizlerle ama sonra '' amaaan şimdi çeksem önümümdeki koca kafalı çocuğun bonus saçları da çıkacak aradan, görüntü kalitesi felaket olacak, o yüzden gerek yok '' dedim. Çok süprizli oldu zaten olay ki, valla...
Kapanış her zamanki gibi Tayyar Ahmet'in Sonsuz Sayılı Günleri ile yapıldı ve gecenin son süprizi olarak Berkun Oya sahneye adım attı. Bu adamla ilgili hislerimin tarifi mümkün değil, hiç denemiyorum o yüzden. Adamcağızı görür görmez ergenler gibi bağırmayaydım iiydi. Neyse artık olana çözüm yok, accık utandım amma çabuk geçti. Bakar mısın ama lütfen şuna bir, nasıl bişeydir bu? Okan Yalabık da sahneye çıkaydı tadından yenmezdi ama izdiham olur diye saklanmış olabilir içerlerde bir yerlerde. Ama orada olduğuna eminim, olmalıydı yani. Gitmemişse ayıp etmiş valla şekerim...
Berkun Oyacım sahneye girdiği hızla sahneden çıktı, yanına da BEA ekibini alaraktan. Sonra işte bis filan yapıldı gene geldiler bir iki şarkı daha söylediler öyle bitti konser. Kaçıranlar üzülsün bence çünkü, kaçırılmaması gereken bir konserdi keza. BEA'nın konseri sitelerinden canlı yayınladığına dair duyumlar aldım, madem kaçırdınız keşke ordan izleseymişsiniz, neyse kısmet değilmiş diyelim.
Sonuç olarak 21.12.2012'de kıyamet filan kopmadı, hala yaşıyoruz, buna yaşamak denirse a dostlar. Ben ise torunlarıma torbalarıma anlatabileceğim eğlenceli bir anı edinmiş oldum. Bana sorarlarsa kıyamet günü ne yaptın diye, Dünyanın Son Konseri'ne gittiydim yavriiim diyebileceğim. Umarım ebleh gibi Şirince'ye gitmediğim için benimle gurur duyarlar.
Şarkılarda bir diğer takıntım da ölüm temasıdır. Ölüme yazılmış, ölümü anlatan şarkıları apayrı bir duygu ile dinlerim, ayrı bir yeri vardır bende.
Çocukluğumdan çok net hatıralarıma kazınmış şeylerden biri de öbür babaannemin ( babaannemin ablası yani babamın teyzesi olurdu kendisi ve ben ona öbür babaanne derdim, ruhu şad olsun... ) ne zaman '' Uzun İnce Bir Yoldayım '' dinlese gözlerinden süzülen yaşlara engel olamaması. Belki artık şartlı refleks haline gelmişti bu durumu bilemem ama işte benim çok ilgimi çekerdi. Başka hiç bir şarkı ona bunu yaptırmazdı ama işte o dizeler söylendiğinde kendini tutamaz sessiz sessiz ağlardı : '' giden gelmiyor, acep nedendir? ''. Onu buna iten en önemli neden genç yaşlarda hayatını kaybeden bir oğlunun olmasıydı ve onun için dökülürdü o yaşlar gözlerden.
Ölümle ilgili tecrübe edinmeden bahsi geçen duyguları hissetmek mümkün değilmiş meğer, zaman öğretiyor işte insana, bu şiirler ne düşünülerek yazılmış, o şarkılar hangi hislerle yaratılmış. İşte benim ölümle, kaybettiklerimle ilgili hislerimi en iyi anlatan, kalbime dokunan, içinden ölüm geçen şarkılar listem:
1 - Gel Ey Seher - Polat Bülbüloğlu
Es deli rüzgar bu günü götür O biten ömrü yeniden getir...
2- Sessiz Gemi - Hümeyra
Artık demir almak günü gelmişse zamandan Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan Hiç yolcusu yokmuş gibi alır yol Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol
3- Cerrahpaşa - Volkan Konak
Doktorlar da ne bilir ciğerin acısını? Cerrahpaşa'ya koydum canımın yarısını
4 - Green Grass - Tom Waits
Lay your head my heart used to be Hold the earth above me Lay down in the green grass Remember when you loved me
5 - Tears in Heaven - Eric Clapton
Would you know my name If I saw you in heaven? Would you feel the same If I saw you in heaven?
İnsanın içine işleyen şarkılar vardır. Herkes için bir şarkının ifade ettikleri farklı farklı olabilir. Ben en çok içimden geçen şarkıları severim, sözler benim için müzikten bile önemlidir. Hal böyle olunca da sözlerini anlamadığım şarkılar beni çok da etkilemez, hiç öyle dünya müziği efenim, müzik evrenselcilerden değilim. Evet şimdi tabiki de evrensel ama kimse bana dünyanın herhangi bir yerinde senin şu anda dinlediğin şeyi dinleyip de seninle aynı duyguları paylaşan başka bir insan daha olabileceği zırvalığını anlatmasın. Yani bu sadece müzikle mümkün olamaz gibi geliyor bana. Sakın atalarımız da o nedenle müzikte söz kullanmaya başlamış olmasınlar? Atıyorum şu anda tamamen, internette okuduğunuz herşey doğru değildir, ''kutsal bilgi kaynağı''nız da buna dahil!!!
Aslında öyle şarkılar ki bahsettiğim, hani böyle dinlediğinde işte duygularıma tercüman olmuş dersin, hay azını öpem ne güzel söylemiş dersin, hayatına işler, çıkmaz aklından. Dostlarınla içki masasında söylersin, evde yanlızken mırıldanıverirsin, şarkıyı özlersin, dinlemek istersin. O artık senin içine işlemiştir işte, hayatının bir parçası olmuştur, sen olmuştur. Bildin mi o şarkıları? Hah iyi işte bu onların listesi ama öyle 5 şarkıyla özetleyebileceğim bir liste değil dolayısıyla birkaç bölümde toparlarım diye umuyorum ve dünyanın en objektif listesini gururla sunuyorum...
1- The Doors - People are Strange
The Doors hayatımda özel yeri olan gruplardan biridir. En sevdiğim şarkılarıysa People are Strange, Robby Krieger ve Jim Morrison tarafından yazılan şarkının beste ve söz yazarı The Doors olarak görülür, diğer tüm şarkılarında olduğu gibi. Grup ruhu böyle birşey olsa gerek.
Şarkı genel olarak yabancı olmakla, ait olmamakla ilgili. Ne zaman kendimi bir yere ait hissetmez isem içimde bi yerlerden böyle deep down inside taraflarımdan o melodi yükselerek boğazıma tırmanır, dudaklarım o sözleri mırıldanmaya başlar...
People are strange when you're a stranger
Faces look ugly when you're alone...
Sonra işte kendimi daha az yanlız hissederim.
2 - Duman - Ah
Çok uzun bir süre Duman'dan habersiz yaşadım, bildiğim tek şarkıları Köprüaltı'ydı. Saçma bir önyargıyla albümlerini dinlemedim ama işte sonra ne oldu nasıl oldu ise bir şarkılarını duydum biryerlerde ve diğer şarkılarını da dinledim. Bugün, Duman olmasaydı hayatımda çok büyük bir eksik olurmuş, diye düşünüyorum.
Tamam, adamlar her gittiğim konserlerinde sızdılar, Kaan Tangöze hep şarkı sözlerini unuttu vıııı vııı sesler çıkardı filan ama yine de onları böyle oldukları için sevenlerdenim ben zaten. Kaybeden ruhu bir bu grupta var sanki ülkemde... Bu listede başka Duman şarkıları da bulacaksınız mutlaka ama en içime işleyen şarkıları, bu ilk beşte yer alıyor, özellikle de 4 Ekim 2003'de kaydedilmiş olan İstanbul Bostancı Gösteri Merkezi'ndeki süper performanslarıyla...
Ah eğleniyor kendi başına Ah neşesi yeter Ah umurunda mı sandın bu dünya? Ah neşesi yeter
3 - Bon Jovi - These Days
Bu listede bir Bon Jovi şarkısı olmaması mümkün değil, keza bu grup benim yeni yetmeliğime damgasını vurmuştu. Üzerinde Jon Bon Jovi fotoğrafı olan Rock T-shirt'üm bile vardı, Karanfil Çarşısı'nda Hayri Müzik'ten almıştım. Uzun süre de gururla giydim valla, e sikko kafalı oluyo insan o yaşlarında...
Bon Jovi'nin neredeyse tüm best of şarkılarını ezbere bilirim, İngizceme olan katkısı da çok büyüktür bu adamların. O zamanlar internetten lyric bakamazsın, kaset almışsın iğrenç bi baskıyla küççük minnik yazmışlar okunmaz. Ulan şarkının orasında ne diyor bu adam diye delirirsin. Defalarca dinlersin, arkadaşlarınla istişare edersin. Ama o anladığın an yaşadığın aydınlanma var ya, işte asıl o priceless şekerim.
O yaşlarda tabi en çok istediğim şeylerden biri Bon Jovi'yi canlı izlemek!! Ama işte o zamanlar da İstanbul'da var bir İnönü Stadı konser verilen oraya da 40 yılın başı biri lütfeder de gelirse. Ahmet San vardı o zamanlar o hep getirirdi birilerini ama o da popçuları getiriyordu hep işte... Zaten biz de o zamanlar Ankara bozkırından İstanbul'lara konsere gidebilecek durumlarda değildik.
Sonra işte biz büyüdük ve kirlendi dünya. Daha derin gruplar dinlemeye başladık, daha önemli dertlerimiz vardı, keşfedilecek ne çok şey için ne kadar da geç kalmıştık. Dip not: The Doors'la tanışmam da aynı döneme denk düşer, anladınız siz ne demek istediğimi...
Kader yüzüme güldü bu konuda ve bir ders de vermiş oldu bana sağolsun: Hayatta birşeyi çok istersen olabiliyormuş :) Boston'da yaşadığım dönemde Bon Jovi'yi canlı izleme fırsatı buldum hem de şansıma iki kere. Ben oradayken arka arkaya albüm yaptılardı galiba. Her iki konserde de ben yine o yeni yetme oldum çıktım. Kendimi kaybettim, bağıra çağıra söyledim çocukluğumun şarkılarını Bon Jovi'yle birlikte. Hayatın en çok bu anlarından keyif alırım, yaşadığını hissettirir insana bu anlar. Hep birlik olmak, hep birlikte şarkılar söylemek, ortak bir duyguyu tam da o anda, binlerle birlikte, yaşamak.
Pek çok diğer şarkılarını severim ama hepsinin yanında These Days beni en çok etkileyen Bon Jovi şarkısıdır. Sırf da şu satırlarla içime içime işler, ağzını öpem Jon, ne güzel söylemişsin...
Jimmy shoes busted both his legs, trying to learn to fly From a second story window, he just jumped and closed his eyes His momma said he was crazy - he said, "Momma, I've got to try. Don't you know that all my heroes died? And I guess I'd rather die than fade away."
4- Muse - Unintended
Muse da yine hayatımda önemli yere sahip gruplardan birisidir. Adamların kendilerine has müziği, hayat görüşleri, grup üyelerinin birbirinden mütevazi tavırları ve en önemlisi Matthew Bellamy'nin mühteşem vokali, kelime oyunlarıyla örülmüş şairane şarkı sözleri beni bir Muse hayranı yapmak için yeterli.
Şarkıcı söylediği şarkıyı hissederek, kendi duygularını sesine yansıtarak söylediğinde sanatçı olur bence. Yoksa ben de şarkı söylerim, sen de söylersin hele günümüz teknolojisinde Asena, Banu Alkan ve Ömür Gedik bile şarkıcı olabiliyorsa herkes olabilir bence. Ama işte oynarmış gibi söylemek, şarkıdaki adam olmak, onun yaşadığı acıyı veya sevinci içinde taaa içinde hissederek söylemek, işte o sanat icra etmek. Bir Edith Piaf, sokakta şarkı söylerken keşfediliyorsa bu sadece güzel sesi için olmamalı. Bu noktada takdir ettiğim vokalistler arasında şimdi hemen aklıma gelenler Bono-U2, Tom Waits, Curt Kobain-Nirvana, Thom Yorke-Radiohead, Amy Winehouse, Freddie Mercury (şimdi kimbilir kaç kez Show Must Go On, Bohemian Rapsodi coverı dinlediniz, bir sorun kendinize. Peki kaçı size Freddie Mercury'nin sesindeki duyguyu hissettirdi?), Eddie Vedder, Teoman (evet şaşırmayın, Teoman'ı severim!! Sevmeyen adamda da genellikle ön yargı ararım), Birol Namoğlu-Gripin, Cemil Demirbakan-Yüksek Sadakat (eski vokalistleri, bence ilk albümün başarısı da tamamen bu vokalin başarısına bağlıdır. Pek çok röportajlarında grup üyelerinin " Bazıları vokalist değiştirdiğimizi anlamadı bile!!! " dediğine şahit oldum ve inanamadım, bu kadar da salak değiliz arkadaşım, sırf kel, eskisine benzeyen bi tipi oraya koydun diye değişikliği anlamıyacak mıyız? Yemezler şeker, Cemil Demirbakan gibi bir vokali kaybetmeseydiniz iyiydi, keza ben artık o yeni vokal eski şarkılarınızı söylediğinde sinirden deliriyorum, o derece yani.)... Bu listeyi daha çook uzatabilirim aslında ve bu konuda daha çok kelam da edebilirim ama konudan kayıyorum gene, bu başka bir postun konusu olsun da sonra değinelim.
Matthew Bellamy de bu şanatçılardan biri işte, öyle bir ses, öyle bir duygu yoğunluğu. Pek çoğumuz gibi ben de Muse'u Muscle Museum ile keşfedenlerdenim, ama ne şarkıdır o da yaw. Dinlediğim ilk anda beni benden aldı, tokat gibi geldi, kendime getirdi. En sevdiğim, hayatıma en çok işleyen Muse şarkısı ise Unintended. Aşkı daha güzel anlatmak mümkün müdür? Evet, mutlaka, hatta binlercesi vardır ama işte bu Unintended yani niyet edilmemiş, bir anda karşına çıkan, olsaydı ne güzel olucak olanı anlatan bir bu var sanki, ya da benim için bir bu var.
You could be my unintended Choice to live my life extended You should be the one I'll always love
I'll be there as soon as I can But I'm busy mending broken pieces of the life I had before
5 - Barış Manço - Anlıyorsun Değil Mi?
Benim kuşaktan olanlar için Barış Manço'nun hayatlarındaki rolü büyüktür. Bahsettiğim kuşak işte 80'lerde çocuk olanlar, ihtilale doğanlar, hala tek kanallı televizyonda her pazar sabahı merakla 7'den 77'ye izleyip, dünyayı dolaşma hayalleri kuranlar, Adam Olacak Çocuk'ta akranlarını seyredip, Barış Manço'yu Barış Abi olarak bilenler.
Barış Manço benim çocukluk kahramanım. Kahramanımdı demiyorum, hala öyle çünkü. Sonradan öğrendiğim şarkılarıyla tekrar tekrar hayran oldum ona, Barış Abi değilken ve Türkiye'nin 70'lerinde yaptığı birbirinden güzel şarkıları dinledikçe arttı hayranlığım. Moda'yı bile sevmemin nedeni Barış Abi'dir.
Onu kaybettiğimizde nasıl ağladığımı ailemden dinleyebilirsiniz. İnanamadılar bana!! Zavallılar nasıl teselli edebileceklerini de bilemediler, anlayamadılar da ne olduğunu. Ama ne olduğu çok basitti aslında, Barış Abi'yle birlikte benim çocukluğum da öldü. Çok mu dramatik geldi? Öyle ama işte, anlıyorsun değil mi?
Zaman akmıyor sanki saatler durmuş bugün Sonsuz yalnızlığımda birtek sen varsın bugün Ya dön bana artık duyuyor musun beni? Ya çık git dünyamdan anlıyorsun değil mi?
Şarkılarda müzikten çok söze önem veririm ben. O yüzden de anlamını anlamadığım dillerde söylenen şarkıları çok da benimseyemem. Söz yazarlığı bestecilik kadar zordur ve kesinlikle küçümsenmemelidir. Adam öyle birşey söyler ki mesela tam kalbinize işler, işte ben o şarkıları pek bi severim.
Siyaha gitmek, siyahlara bürünmek, siyahta yok olmak, daha şairane birşey olabilir mi? İşte içinden siyah geçen en güzel 5 şarkı listem...
1 - Rolling Stones - Paint it Black
I look inside myself and see my heart is black
I see my red door and it has been painted black
Maybe then I'll fade away and not have to face the facts
It's not easy facin' up when your whole world is black
2- Amy Winehouse- Back to Black
We only said good-bye with words
I died a hundred times
You go back to her
And I go back to black
3- Pearl Jam - Black
I know someday you'll have a beautiful life,
I know you'll be a star in somebody else's sky,
But why, why, why can't it be, can't it be mine?
Geçenlerde keşfettiğim bir müzik videosu hislerime tercüman oldu. Power Pop benim kalemim bir müzik tarzı değil, olmayacak da ama Jake Gyllenhaal deyince akan sular durur. Oyunculuğunu da zaman zaman beğenirim ama işte onu izlerken çok da oyunculuğunu izlemiyorum, anladın sen onu :/
Burada da çok güzel bir iş çıkarmış kendisi ama benim için şu sıralar bu videodaki ruh hali Gyllenhaal'dan bile daha dikkat çekici. Kendimi bu videodaki adam gibi hissediyorum, yaptıklarını yapmıyorum ama aklımdan geçmiyor değiller. Şöyle ben de takur tukur devirsem birkaç kişiyi gözümün önünden pek bi rahatlayabilirim... Neyse bağlamayalım saykoya kendimize gelelim, güzel video ama, izleyin!!!
Not: Video'nun sahibi group The Shoes ve şarkının adı da Time to Dance.
Son zamanlarda işim gereği çok seyahat etmek durumunda kaldım. Uzun yolculuklardı büyük çoğunluğu da 8-10 saat uçakta olunca in flight entertainment kaçınılmaz oluyor. Arka arkaya film izliyorum ben de, tabi uyanık olduğum zamanlarda. Çok güzel uyurum ben yolda, müziğimi kulağıma taktıktan sonra tamam, rüya bile gördüğüm olur, o derece yani. Ama işte bu seyahatlerim sırasında birkaç film izleme fırsatı yakaladım.
In Time
Merak ediyordum zaten bu filmi ama bir türlü fırsat bulup izleyememiştim, denk gelmiş oldu, iyi de oldu. Ben sinemada janra ayırmam ama distopik filmlerin kalbimde yeri ayrıdır. In time da bu janradan ama içine Amerikan aksiyonu ve olmazsa olmaz zengin ve güzel kız ile fakir ve gururlu genç adam arasındaki aşk hikayesi de yerleştirilmiş, as usual şekerim.
In Time'da yönetmen koltuğunda Gattaca, Truman Show, S1m0ne ve Lord of War gibi eserlerin yazarı Andrew M. Niccol oturuyor, hikaye de yine kendisine ait. Başrollerde Justin Timberlake ve Amanda Seyfried başarılılar, yani sonuçta Justin oyuncu değil dolayısıyla çok da büyük bir performans beklememek gerek kendinden ama yönetmenin oyunculuklarda payı olduğunu düşünüyorum.
Film artık paranın veya altının tükendiği ve en değerli harcama aracının zaman olduğu distopik bir gelecekte geçiyor. Bu gelecekte insanlar 25 yaşında yaşlanmayı bırakıyorlar ancak ondan sonrasında hayatta kalmak için zamanlarını kendileri kazanmalılar. Zaten zengin olanlar zamanlarını katlayabiliyorlar ve neredeyse sonsuz yaşama ulaşabiliyorlar ancak fakirler dakika dakika hesap yaparak yaşamak zorunda kalıyor. Kahramanımız Justin bir gece barda bu zengin elemanlardan birini fütursuzca para harcarken görüyor ve tabi hemen onu izleyen hırsızları farkediyor. Adamı korumasına alıyor ve bardan o hırsızların elinden kaçırıyor. Ne tesadüftür ki bu adam da intiharın eşiğinde ve tüm zamanını Justin'e bırakıp ölüyor. Justin eline geçen bu zaman ile sisteme meyda okumaya başlıyor sonrası uzatmayalım, olaylar olaaylaar.
Kısa bir film olarak çekilseymiş tadından yenmezmiş In Time ama ne yazık ki uzun metraj ve gereksiz aksiyon sahneleriyle donatılmış. Gişe filmi olarak planlandığından bu da aslında hoş karşılanabilecek bir durum. Keyifle izleniyor, tavsiye ediyorum.
imdb puanı: 6.5/10
benim puanım: 5/10
Drive
Yeni jönlerimizden Ryan Gosling ve yine son zamanlarda yıldızı parlayan Carrey Mulligan'ın başrollerini paylaştığı Drive'ı ben keyifle izledim.
Kahramanımız bir Hollywood dublörü, biraz gizemli ve oldukça cool. Ek iş olarak da soygunlarda araba kaçırıcı olarak çalışıyor, ilginç bir yaşam. Ryan Gosling bu rol için biçilmiş kaftan olmuş bu durumda keza, kendisinde Nicolas Cage bakışları ve poker face mevcut. Komşusunu canlandıran Carrey Mulligan ise eşi hapisteyken küçük çocuğuyla yanlız kalmış, ayakta durmaya çalışan bir kadıncağızı canlandırıyor. Zamanla bu ikili arasında duygusal yakınlık baş gösteriyor tabi çünkü klasik, Hollywood'da kadın ve erkek sadece arkadaş olamaz, bknz: When Harry Met Sally.
Karakteri biraz Leon'a benzettim aslında izlerken ben. Aynı The Proffessional 'daki gibi karşımızda gizemli, pis işler yapan bir karakter var ama aynı zamanda kalbi yumuşacık ve çok yardımsever. İçki içmiyor, kötü alışkanlıkları yok, yanlız yaşıyor vs. ama soğukkanlılıkla katil olabiliyor veya bir soyguna destek çıkabiliyor. Drive Leon kopyası demiyorum, filme haksızlık etmiş olurum ama bende bıraktığı izlenim çok yakın bir hikaye anlattığı yönünde. Ayrıca Ryan Gosling havada karada Jean Reno'dan daha yakışıklı, güzel adam velhasıl.
imdb puanı: 8.0/10
benim puanım: 6.0/10
The Iron Lady
Film özet olarak İngiltere'nin ilk kadın Başbakanı Margaret Thatcher'ın hayat hikayesini anlatıyor. Benim kuşaktan olan herkes o dönemleri hayal meyal hatırlıyordur, kendisiyle ilgili görüşlerim filmin her karesinde daha da pekişti. Nefret edilesi bir hırs ve iş aşkı...
Hayatını erkek egemen bir toplumda ve siyasi çevrede kabul ettirmesi, hepsinden daha erkekçe davranması, aldığı radikal kararları gözünü karartıp uygulması ve bunları başaran bir kadın olarak tamam takdir etmemek mümkün değil ancak gözünün içine bakan eşine, küçük çocuklarına hiç vakit ayırmaması, ilgi dahi göstermemesi, bu nasıl anne ya da bu nasıl kadın sorularıyla birlikte içimde bir mide bulantısı da uyandırmadı değil. Tamam tarihe geçiyorsun da be kadın, senin hiç mi duyguların yok?
İşte bu tür biyografilerde veya, gerçek olayları anlatan filmlerde sinemadan uzaklaşıyor insan biraz ve karakterlere ya da olaylara odaklanıyor. Oysa ki filmi değerlendirmek gerek. Tipik bir İngiliz yapımı var karşımızda, flashbacklerle anlatılıyor hikaye, keza Thatcher'ın yaşlılık dönemindeyiz zaman olarak. Çok orjinal bulduğum bir sahne olmadı ya da aklıma yer eden bir replik vs. ama izlerken tek birşey düşündüm durdum Meryl Streep, Margaret Thatcher'a nasıl da benzemiş arkadaş!!!
imdb puanı: 6.4/10
benim puanım: 4/10
A Separation (Jodaeiye Nader az Simin)
İran yapımı A Separation 2011'de yabancı dilde en iyi film oscarının sahibi oldu, hak etti de bence. Yurt dışında bir hayat kurmak isteyen Simin yanına kızını da almak istiyor. Ancak eşi Nader, yaşlı babasını bırakıp gitmek istemiyor. Bu durumda Simin Nader'den ayrılmak istiyor ancak Nader kızını yanında götürmesine izin vermiyor. İlk sahnede bu çiftin kadı önünde yaptıkları kavgayı izliyoruz. Aralarındaki anlaşmazlık Simin'i çaresiz bırakıyor ve onun bu duygularını ekrana yansıtmakta Leila Hatami oldukça başarılı.
Film genel olarak bir aile dramı ama bunu gözümüze gözümüze sokarak yapmıyor, oldukça gerçekçi bir şekilde, duygusala boğmadan başarıyor. Sanki Türk yapımı bir film izliyormuşum gibi hissettim, bize çok yakın bir kültür tabi söz konusu olan. A Seperation Oscar kazanmış bir film olsa da asla bir gişe filmi değil.
Haftasonlarım yarım benim, cumartesileri çalışıyorum ve buna da çok sinir oluyorum. İşte hayat kavgası napıcam, tüketim toplumunun köleleriyiz, hayat boyu çalışmaya, çalıştırılmaya mahkumuz. Biz beyaz yakalılar yeni işçileriz, emekçi sınıfıyız. İletişim çağında yaşıyoruz, örgütlenmeyi, hak telep etmeyi başaramıyoruz bir türlü. Nerden geldi konu buraya, bunları okumaya gelmedin biliyorum ve hemen toparlıyorum.
Yanlız yaşayınca insan sorumlulukları farklı oluyor, market alışverişiydi, evi toparlamaktı, çamaşırdı, ütüydü derken ben sosyalleşmeye vakit ayıramıyorum şekerim. Eee devam ediyosun ama laf kalabalığına diyorsun değil mi şimdi. Dur duur bağlıycam bir yere, kafam çok dağınık bu aralar. Ne diyecektim? Hah, sinemaya gidemiyorum canım yaa, onu diyecektim. Eee sinemaya gidemeyince de vizyon filimlerini takip edemiyorum, Golden Globe, Oscarlar filan bu sene hiç bir fikrim olmadan bakındığım sıradan ödül törenleri oldu benim için.
Ben de filmleri indirip izliyorum arkadaşım, napalım yani. Kalitesiz korsana karşıyım!! Kalitesi güzelse tadından yenmez, bedava sirke baldan tatlı zaten. Aslında konu para da değil de zaman, ayrıca evimin konforunda, istediğim filmi seyretmeyi hiç bir şeye değişmem. Şimdi tek başıma festivallerde az dolanmadım zamanında, aman onu da izleyeyim, bunu da kaçırmayayım diye 3-4 film arka arkaya izlemişliğim var. İşte lisedeyken, üniversitedeyken vakit de var tabi, oluyordu yani, ama şimdi nerde hayatım? Başım da kaldırmıyor artık valla, yaşlılık.
Yine de bir şekilde takipte kalmaya çalışıyorum ama ancak bu kadar oluyor. Geçen haftasonu misal kapattım kendimi evime, indirdiğim filmleri izlemeye koyuldum arka arkaya. Şimdi kısa kısa onlar hakkında görüşlerime geçelim o zaman, haydi.
The Artist
Daha ilk sahneden insanın yüzünde kocaman bir gülümseme yerleştiriyor bu film. Zaten her iki oyuncunun da gülüşlerine hayran kaldım, gözleri ışıl ışıl, çok samimiler. Jean Dujardin en iyi erkek oyuncu oscarını da kaptı, Fransızlar Oscar'da atağa geçtiler zaten, noluyorsa... O ne güzel gülüştür ama arkadaş!!
Film 1927 Hollywood'unda geçiyor. Sessiz filmlerin jönü George Valentin'in sesli filmlerle değişen sektöre ayak diremesini, yaşadığı inkarı ve bu süreçte önünü açmakta yardımcı olduğu yeni star Peppy Miller (Bérénice Bejo) 'ın yükselişini izliyoruz. Aslında klasik bir konu, sesli filme geçiş, o süreçte yaşananlar, Singing In The Rain de benzer bir konu işler. Bir nevi Charlie Chaplin eğer sesli filme geçemeseydi ne olurdu gibi düşünürsek benzer bir hikaye çıkarabiliriz gibi geldi bana ama tabi yönetmen, aynı zamanda senarist Michel Hazanavicius nerden esinlendi bilemiyorum ama bir esinlenme var bana kalırsa.
Filmin sinematografisine hayran kaldım. Siyah beyaz filmlere saygı niteliğinde olan bu yandaki sahne mesela beni bir anda sanki bir Hitchcock filmi izliyormuşum gibi hissettirdi. Bu ve benzeri pek çok görsel güzellikle dopdolu The Artist. Hissettirmek istediği duyguyu dramatik cümleler kurmadan, sadece görsel olarak anlatıyor. Gerçi 'I'm an Artist, not a Puppet' filmin tagline'ı niteliğinde, ki ben hiç bir anlam veremedim bu iddiasına George Valentin'in. Çünkü, asıl sessiz filmde kukla gibi olmaz mı oyuncu, sesiyle var olmaz mı aktör sahnede? Bir çekişki var o noktada.
Bir diğer derdim de izlerken Singing in The Rain' e gitti durdu aklım. Tamam benzerlik olması normal çünkü konu neredeyse aynı. Bunu özellikle mi yaptılar bilemiyorum. Keza yukarıdaki fotoğrafta gördüğümüz sahne de sanki bir Alfred Hitchcock, ruhu şad olsun, fiminde görülebilirmiş gibi.
Haksızlık etmek istemiyorum ama bu güzel filme, sonuçta uzun zamandır Oscar ilk defa doğru düzgün bir yapıma verildi, çok şükür.
Tüm filmde en sevdiğim sahne ise Peppy'nin genç bir George Valentin fanı olarak onun kulisinde eşyalarını incelediği, ceketine sarıldığı yandaki sahne oldu.
The Kids Are All Right
Tam bir hayal kırıklığı oldu açıkçası. Sırf gay muhabbeti olduğu için beğenilen filmler, ödül alan filmler bana çok kaypakça geliyor. Üstelik filmin doğru dürüst bir derdi de yok.
Film Gay bir çiftin aynı donörden aldıkları spermler ile sahip oldukları bir kız bir erkek çocuklarından birinin 18 yaşına gelmesiyle, donör hakkında bilgi edinmesi, onunla tanışması ve daha sonra ailecek görüşülmesi ve işlerin sarpa sarmasıyla ilgili bir hikaye anlatıyor.
Karakterler neden birlikteler belli değil. Bir anda 2 çocuğu olduğunu öğrenen bir zamparanın babalık damarının tutması, lezbiyen annelerinin bu adamla eşini aldatmaya başlaması. Hadi o bunu ihtiyaçtan yaparken, aynı zampara adamın bu kadına aşık olabilmesi. Come on man, wtf?
Zaman kaybetmeyin hiç bulaşmayın, The Kids Are All Right, harcadığınız zamana değmeyecek.
The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 1
Şimdi bu Twilight serisinin tamamıyla ilgili daha sonra söylemek istediğim çok ciddi şeyler olacak ama sonra...
İlk iki filmi tırnaklarımı dişleyerek, tüm vampir mitini yok eden bu saçmalığa saydırıp söverek izledim, ama izledim sonuçta. Bir fırsat vereyim dedim, bu kadar insan beğeniyorsa vardır bir hikmeti dedim. Ayrıca pudra bir adama ancak bu kadar yakışabilir, güzel çocuk şimdi Robert Pattinson ama ne güzeller gördük vampir halleri çekilmez, buna yakışıyor arkadaş.
Dedim kendi kendime seriye devam edelim 3. filme de bir bakalım ama işte ilk 10 dakikadan sonrasını seyretmedim. Seyretmeyeceğim de valla. Vampirsin sen arkadaş, nasıl çocuğun olur yaa??? Yok artık bu kadarı da çok fazlaydı, adamım. Bu kadar saygısızlığa katlanamazdım.
Hemmen kapattım filmi ve direk çöp sepetime gönderdim. Hırsımı alamadım bir de empty folder yaptım, sonsuza dek unutmak üzere sildim gitti. Daha da seyretmem seni Twilight!!
The Tracey Fragments
Bu filmi bu kadar uzun süre farketmemiş ve izlememiş olmama kızarak seyretmeye başladım. Filmin imdb puanı 6.0 ama bana sorarsanız daha yüksek bir puanı hak ediyor. Ellen Page'i Juno'da keşfedenlerdenim, Tracey Fragments da yine Juno gibi 2007'de vizyona girmiş, Türkiye'de gösterildiğini sanmıyorum, ya da ben buralarda değildim zaten o sıralar, bilemiyorum. Juno'da kendisine bayılmıştım ama bu filmde daha da arttı hayranlığım.
Filmde Tracey (Ellen Page) 'i duş perdesine sarılı halde bir otobüste kayıp kardeşi Sonny'yi ararken izliyoruz. Flashbackler ile Tracey'nin nasıl o noktaya geldiğini anlatıyor yönetmen. Başından geçenleri mi izliyoruz, yoksa Tracey'nin aklında yaşattıklarını mı o biraz muğallakta kalıyor. Seyirciye istediği şekilde yorumlama fırsatı sunuyor.
Zaman zaman irite edici olabiliyor ancak film, izlerken ki ruh haliniz de önemli olacak sanıyorum. Bu filmi ya seveceksiniz, ya da nefret edeceksiniz...
Şimdi bu aralar pek bişeylere konsantre olamıyorum, aklım olmuş bi dünya. Ama ne olmuş, neden öyle olmuş bilmiyorum. Değişik düşünceler böyle beynimin kıvrımlarında dolanıyor, ordan da uçup gidiyorlar. Beynim kulağımdan akıyormuş gibi gibi...
Çözemiyorum, çözmeye çalıştıkça daha da karmaşıklaşıyor, bulanıyor herşey. Şimdi bu havaların da hiç yardımı olmuyor bu duruma tabi, beynim kulaklarımdan akmadan önce biraz da buharlaşıveriyor. Etrafa dağılan düşünceler birilerine çarpıyor bazen ama geri dönemiyor.
Birşeyler eksik gibi hayatımda yerini dolduramıyorum. Eksik giderek büyüyor, öyle zaman oluyor ki beni de eksiltiyor. Yanlızlıktan ölür mü insan?
Gitmek istiyorum, öyle böyle değil... Yerin dibine girmek filan istiyorum, dünyalılardan tiskiniyorum!!! Bir 30 yıl daha bunu çekebilir miyim emin değilim :/
Eğer her sabah tüm sevimsizliğinle ofise geldiğinde, kimse sana günaydın demiyorsa, bu senin kötü bir yönetici olduğun anlamına gelir arkadaş. Buna dikkat et, uyan biraz, düzelt kendini be adam!!!
Şimdi beni bilen bilir, çölde kutup ayısı görsem selam der geçerim, şaşırmam yani. Neden? Çünkü, nerde bi saçmalık, bi aksilik var beni bulur arkadaş. Böyle üstüme üstüme çekerim en yokartıkbukadardaolmazları. Olur çünkü, oluyor, ben tecrübe ediyorum. Şimdi düşündüm de bu başıma gelenleri kayda geçirsem, mesela bu bilogda, belki ilerde kendi talihsiz serüvenler dizimi oluşturabilirim. Yani demem o ki, Vay Başıma Gelenler bir yazı dizisidir, kendinizi iyi hissetmek isterseniz okuyun.
Her biri 18 kattan oluşan 16 Bloklu bir site komplexinde oturuyorum. Havuzdu, güvenlikti, bahçe bakım, spor tesisleri her şey var işte, bu Ağaoğlu akımından yapılan yeni sitelerden biri. Şimdi herşey iyi hoş, şikayet edecek bişey yok, çok şükür ama vay benim başıma gelene bakın. 18 kattan, her katta 4 daireden, 16 bloklu bir site kompleksinde bana denk gelen karşı komşu şöyle birşey:
Az önce bi toplantıdan çıktım, tamamen haklı olduğum bir konuda yanlış uslup kullandığım için kendimi doğru ifade edemedim. Bu benim en çok sıkıntı çektiğim konulardan biri. Aklıma gelen anında dilime düşüyor keşke biraz içerde döndürsem onu, ama olmuyo işte, nasıl oluyor ne oluyor anlamıyorum ama oluveriyor.
Bir iş arkadaşım beni insanlarla iyi ilişki kuramadığım için eleştiriyor patronun yanında hem de, insan ilişkileri iyi olursa istediğin herşeyi yaptırırmışsın. Profesyonellik de buraya kadar işte. Ne ilişkiymiş arkadaş!! Hayır, buradaki öküzleri bilmeyen biri, mesela sen, diyebilirsin ki acaba nasıl davranıyor bu insanlara? Ben davranamıyorum işte, yalakalık yapamıyorum, politik davranamıyorum, hazır cevap olamıyorum, insanların egolarını şişiremiyorum, alttan alamıyorum ama kimseye saygısızlık da yapmıyorum, bağırıp çağırmıyorum, yalan söylemiyorum, arkalarından kuyularını kazmıyorum, kimseye haksızlık etmiyorum. Sevmesem bile hakkını veririm insanların, ama şunu doğru yapmış derim, beni bilen bilir. Üç beş kişi onlar da işte, dedim ya insanlarla aram iyi değil.
Ne zaman başladım kendi çevreme bu duvarları örmeye? Çok zaman olmadı, belki 10 yıl filan ama işte 10 yılda çözdüysem demek mütehatliği, o duvalar yıkıldıkça yeniden, daha sağlam, baştan, en baştan örüldüyse hep. Hem mimar oldum, hem usta, hem amele; her işimi kendim yaptım. O duvarları aşıp da yanıma gelenler oldu ama arkalarına bakmadan kaçıp gittiler. Kaçamadılar da uçup gittiler, yolları var Mars'a kadar. Şimdi öyle sağlam örmüşüm ki işte artık dört değil beş tarafım duvarla çevrili, nefes alacak boşluğum yok, kendimi koruyacağım diye bi mezara sokmuşum beni, çıkamıyorum. Kimse de içeri gelemiyor, izin yok!! İşte o mezarda ettiğim her laf gene bana çarpıyor, beni acıtıyor, yaptığım her hareket sadece bana zarar veriyor.
Bu bir yardım çağrısı değil yanlış anlaşılmasın, içini dökmek bir nevi. Sonradan okuyup kendime kendimi hatırlatmak için kısa bir not. Mecburen birlikte olduğum insanlara tahammülümü kolaylaştıracak kısa bir hatırlatma. Kendime kızım sen böylesin işte, çabalama fazla demenin bir yolu, o kadar.
Seren Yüce'nin yazıp yönettiği Çoğunluk'ta başrolleri Bartu Küçükçağlayan ve Settar Tanrıöğen paylaşıyor.
Film Mertkan'ın ekseninde dönüyor. Mertkan hepimizin tanıdığı, bildiği, hayatının bir döneminde belki okulda, belki arkadaş çevresinde birşekilde karşılaşmış olabileceğimiz, sıradan bir genç. Çoğunluktan biri yani. Babasının ve annesinin biricik oğlu. Babası Mertkan'ı kendi gibi olması için daha küçücük yaşlarından beri yanında gezdiriyor, işini birgün ona devredecek ama asla emekli olmayacak. Kendisi gibi olmazsa, standardın dışına çıkarsa diye onu hep kollayacak, gerekirse parayla, rüşvetle işleri yoluna koyacak. Biliyoruz değil mi hepimiz bu babaları?
Mahalleden arkadaşlarıyla takılıyor, arada babanın arabasını alıp akşam gezmelerine çıkıyor. Baba kızar gibi yapsa da bıyık altından oğlum büyüdü de karı kız götürüyor diye gururlanıyor. Anne hep evde, hiç birşey paylaşamadığı ailesiyle ömrünü geçiriyor. Mutsuz ev hanımları çoğunluğudan, hali vakti yerinde bir ev, iki erkek evlat ve bir eş, insan daha ne ister ki hayattan? Bundan sonrası çarka uyup ölümü beklemek.
Mertkan mahallede hep gittikleri bir hamburgercide çalışan, etnik kökeni tam olarak filimde söylenmeyen, izleyicinin yorumuna açık bırakılan, Gül ile takılmaya başlıyor, tamamen sıkıntıdan. Anlayamıyoruz başlarda, aslında kızın ilgisi çok açık ama Mertkan renk vermiyor. Çünkü arkadaşlarının yanında, çünkü o kız onun için uygun değil, çünkü böyle hisler kendi dengi kızlara karşı beslenmeli, öylesine değil. Çoğunluk ağır basıyor yine ve Mertkan düzene uyuyor, kızı yarı yolda bırakıyor arkasından çocuklar gibi ağlasa da yapabileceği birşey yok. Herşey için çok geç olduğundaysa düzene uymaya devam etmek en kolayı onun için.
Genellikle azınlık öyküleri izliyoruz ama çoğunlukla birlikte yaşıyoruz. Azınlıklara bakışımız nasıl olursa olsun çoğunluktan besleniyoruz, ailemizin bizi yönlendirdiği şekilde biçimlendiriyoruz hayatımızı ve standartlarımız bir şekilde çevremiz tarafından belirleniyor. Ben onlardan değilim deme şansımız yok, çünkü biz de onlardanız. Azınlıklar kimler? Bunun bi önemi yok bu filmde. Çünkü film azınlıkların çektiği sıkıntıları vurgulamak niyetinde değil tam tersi, kabuğundan çıkmak isteyip de başaramayan veya cesaret edemeyen çoğunluğun sıkıntısını anlatıyor bize.
Mertkan o kadar tanıdığımız, bildiğimiz bir karakter ki izlerken empati kurmamak mümkün değil. Onun sıkıntısını kavrayacaksınız, zaman zaman ondan tiksinip, zaman zaman acıyacaksınız ama zavallılığı karşısında çaresiz kalışınız, işte sizi en çok o rahatsız edecek. Çünkü, Mertkan hemen yanıbaşınızda, komşunuzun oğlu, belki kuzeniniz, lise arkadaşınız, mahallede gördüğünüz delikanlı, herneyse işte birşekilde çevrenizde ve siz çaresizsiniz.
Sizi rahatsız edecek bir film bu, pembe balonunuzda mutlu kalmak istiyorsanız bulaşmayın derim çünkü, film bittiğinde hissedecekleriniz peşinizi bırakmayacak. Sinema keyif işidir arkadaş, ben düşünemem diyenler uzak dursun, sinema bana hayatı öğretir diyenler siz bi bakın bakalım bu filme, ne öğreneceksiniz?