Yanlız yaşayınca insan sorumlulukları farklı oluyor, market alışverişiydi, evi toparlamaktı, çamaşırdı, ütüydü derken ben sosyalleşmeye vakit ayıramıyorum şekerim. Eee devam ediyosun ama laf kalabalığına diyorsun değil mi şimdi. Dur duur bağlıycam bir yere, kafam çok dağınık bu aralar. Ne diyecektim? Hah, sinemaya gidemiyorum canım yaa, onu diyecektim. Eee sinemaya gidemeyince de vizyon filimlerini takip edemiyorum, Golden Globe, Oscarlar filan bu sene hiç bir fikrim olmadan bakındığım sıradan ödül törenleri oldu benim için.
Ben de filmleri indirip izliyorum arkadaşım, napalım yani. Kalitesiz korsana karşıyım!! Kalitesi güzelse tadından yenmez, bedava sirke baldan tatlı zaten. Aslında konu para da değil de zaman, ayrıca evimin konforunda, istediğim filmi seyretmeyi hiç bir şeye değişmem. Şimdi tek başıma festivallerde az dolanmadım zamanında, aman onu da izleyeyim, bunu da kaçırmayayım diye 3-4 film arka arkaya izlemişliğim var. İşte lisedeyken, üniversitedeyken vakit de var tabi, oluyordu yani, ama şimdi nerde hayatım? Başım da kaldırmıyor artık valla, yaşlılık.
Yine de bir şekilde takipte kalmaya çalışıyorum ama ancak bu kadar oluyor. Geçen haftasonu misal kapattım kendimi evime, indirdiğim filmleri izlemeye koyuldum arka arkaya. Şimdi kısa kısa onlar hakkında görüşlerime geçelim o zaman, haydi.
The Artist
![]() |
Film 1927 Hollywood'unda geçiyor. Sessiz filmlerin jönü George Valentin'in sesli filmlerle değişen sektöre ayak diremesini, yaşadığı inkarı ve bu süreçte önünü açmakta yardımcı olduğu yeni star Peppy Miller (Bérénice Bejo) 'ın yükselişini izliyoruz. Aslında klasik bir konu, sesli filme geçiş, o süreçte yaşananlar, Singing In The Rain de benzer bir konu işler. Bir nevi Charlie Chaplin eğer sesli filme geçemeseydi ne olurdu gibi düşünürsek benzer bir hikaye çıkarabiliriz gibi geldi bana ama tabi yönetmen, aynı zamanda senarist Michel Hazanavicius nerden esinlendi bilemiyorum ama bir esinlenme var bana kalırsa.
Filmin sinematografisine hayran kaldım. Siyah beyaz filmlere saygı niteliğinde olan bu yandaki sahne mesela beni bir anda sanki bir Hitchcock filmi izliyormuşum gibi hissettirdi. Bu ve benzeri pek çok görsel güzellikle dopdolu The Artist. Hissettirmek istediği duyguyu dramatik cümleler kurmadan, sadece görsel olarak anlatıyor. Gerçi 'I'm an Artist, not a Puppet' filmin tagline'ı niteliğinde, ki ben hiç bir anlam veremedim bu iddiasına George Valentin'in. Çünkü, asıl sessiz filmde kukla gibi olmaz mı oyuncu, sesiyle var olmaz mı aktör sahnede? Bir çekişki var o noktada.

Bir diğer derdim de izlerken Singing in The Rain' e gitti durdu aklım. Tamam benzerlik olması normal çünkü konu neredeyse aynı. Bunu özellikle mi yaptılar bilemiyorum. Keza yukarıdaki fotoğrafta gördüğümüz sahne de sanki bir Alfred Hitchcock, ruhu şad olsun, fiminde görülebilirmiş gibi.
Haksızlık etmek istemiyorum ama bu güzel filme, sonuçta uzun zamandır Oscar ilk defa doğru düzgün bir yapıma verildi, çok şükür.
Tüm filmde en sevdiğim sahne ise Peppy'nin genç bir George Valentin fanı olarak onun kulisinde eşyalarını incelediği, ceketine sarıldığı yandaki sahne oldu.
The Kids Are All Right
Tam bir hayal kırıklığı oldu açıkçası. Sırf gay muhabbeti olduğu için beğenilen filmler, ödül alan filmler bana çok kaypakça geliyor. Üstelik filmin doğru dürüst bir derdi de yok.
Film Gay bir çiftin aynı donörden aldıkları spermler ile sahip oldukları bir kız bir erkek çocuklarından birinin 18 yaşına gelmesiyle, donör hakkında bilgi edinmesi, onunla tanışması ve daha sonra ailecek görüşülmesi ve işlerin sarpa sarmasıyla ilgili bir hikaye anlatıyor.
Karakterler neden birlikteler belli değil. Bir anda 2 çocuğu olduğunu öğrenen bir zamparanın babalık damarının tutması, lezbiyen annelerinin bu adamla eşini aldatmaya başlaması. Hadi o bunu ihtiyaçtan yaparken, aynı zampara adamın bu kadına aşık olabilmesi. Come on man, wtf?
Zaman kaybetmeyin hiç bulaşmayın, The Kids Are All Right, harcadığınız zamana değmeyecek.
The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 1
Şimdi bu Twilight serisinin tamamıyla ilgili daha sonra söylemek istediğim çok ciddi şeyler olacak ama sonra...
İlk iki filmi tırnaklarımı dişleyerek, tüm vampir mitini yok eden bu saçmalığa saydırıp söverek izledim, ama izledim sonuçta. Bir fırsat vereyim dedim, bu kadar insan beğeniyorsa vardır bir hikmeti dedim. Ayrıca pudra bir adama ancak bu kadar yakışabilir, güzel çocuk şimdi Robert Pattinson ama ne güzeller gördük vampir halleri çekilmez, buna yakışıyor arkadaş.
Dedim kendi kendime seriye devam edelim 3. filme de bir bakalım ama işte ilk 10 dakikadan sonrasını seyretmedim. Seyretmeyeceğim de valla. Vampirsin sen arkadaş, nasıl çocuğun olur yaa??? Yok artık bu kadarı da çok fazlaydı, adamım. Bu kadar saygısızlığa katlanamazdım.
Hemmen kapattım filmi ve direk çöp sepetime gönderdim. Hırsımı alamadım bir de empty folder yaptım, sonsuza dek unutmak üzere sildim gitti. Daha da seyretmem seni Twilight!!
The Tracey Fragments
The Tracey Fragments
Bu filmi bu kadar uzun süre farketmemiş ve izlememiş olmama kızarak seyretmeye başladım. Filmin imdb puanı 6.0 ama bana sorarsanız daha yüksek bir puanı hak ediyor. Ellen Page'i Juno'da keşfedenlerdenim, Tracey Fragments da yine Juno gibi 2007'de vizyona girmiş, Türkiye'de gösterildiğini sanmıyorum, ya da ben buralarda değildim zaten o sıralar, bilemiyorum. Juno'da kendisine bayılmıştım ama bu filmde daha da arttı hayranlığım.
Filmde Tracey (Ellen Page) 'i duş perdesine sarılı halde bir otobüste kayıp kardeşi Sonny'yi ararken izliyoruz. Flashbackler ile Tracey'nin nasıl o noktaya geldiğini anlatıyor yönetmen. Başından geçenleri mi izliyoruz, yoksa Tracey'nin aklında yaşattıklarını mı o biraz muğallakta kalıyor. Seyirciye istediği şekilde yorumlama fırsatı sunuyor.
Zaman zaman irite edici olabiliyor ancak film, izlerken ki ruh haliniz de önemli olacak sanıyorum. Bu filmi ya seveceksiniz, ya da nefret edeceksiniz...
Zaman zaman irite edici olabiliyor ancak film, izlerken ki ruh haliniz de önemli olacak sanıyorum. Bu filmi ya seveceksiniz, ya da nefret edeceksiniz...



No comments:
Post a Comment